GELECEK

Çağlar boyu insanların, günün hangi zaman diliminde olduklarını anlamak için çeşitli yöntemleri vardı. Bir ağacın ya da direğin gölgesinin Güneş’in gökyüzündeki hareketlerine bağlı olarak uzayıp kısalmasından yola çıkılarak yapılmış olan güneş saatinden, bugün akrep ve yelkovanı kendi kendine hareket eden analog saatlere kadar ilerlemeyi diğerlerinden daha fazla düşünen ve çalışan insanlar başardı.

Bilinen en eski güneş saatleri milattan önce 3500’lerde yapılmıştır. Güneş saatleri yavaş yavaş gelişerek parmağa ve cebe girmeyi başarır. Parmağa takılan ya da cepte taşınan güneş saatlerini anlayabilmek için saatin ortasındaki çıkıntıyı güneşe dik tutmak yeterliydi. Bunları anlayabilmek için yılın kaçıncı gününde olduğunuzu bilmeniz gerekmiyordu fakat insanlar zamanla öyle saatler yaptılar ki, bu saatler güneşin ufukla yaptığı açıya göre tasarlanmıştı ve bu saatleri anlayabilmek için yılın kaçıncı gününde olduğunuzu muhakkak bilmeniz gerekiyordu. Günümüzde tarihin en basit fakat en gelişmiş saatlerini üzerimizde taşıyoruz. Ayrıca bu saatlerde hata oranı çok daha az.

Canlandırmalarda, tiplemelerde, karikatürlerde ve çizgi romanlarda; ateşi, tekerleği, dumanla haberleşmeyi bulan ilk çağ insanları her zaman tarifsiz bir neşeyle aktarılır. Olaylar birebir şaibeli olsa da başarıların insanı mutlu ettiği bir gerçektir. Bunun için saat gibi insanlığı daha ileri seviyeye taşıyacak buluşlar yapmaya gerek yoktur. En basitinden düşüncelerimizin diğer insanlardan daha yüksek bir kültür seviyesine sahip olduğuna inandığımızda bile mutlu oluruz. Daha fazla ve derin düşünmüş olmak bizi mutlu eder.

İslam dinine göre nafile ibadet edip daha fazla takva sahibi olanlar, sadece iman edip dinin gereklerini yerine getirenlere göre daha büyük mükâfatlar alır. Müslümanlar ödüllendirileceklerini bildikleri için dinleri uğruna ölmekten çekinmezler.

Öğrenciler istedikleri mesleği edebilmek için üniversiteye hazırlanırken yorulsalar bile istediklerini elde edip yetişkin oldukları zaman mutlu olurlar.

Bir insan yazar olmak istediği takdirde gece gündüz kitap yazmaktan ve bu yüzden yorulmaktan çekinmez. Zaten bu durum onu yormaz.

Bir çiftçi yaptığı işten memnunsa tarla ekip biçmekten, mahsulünü toplamaktan yorulmaz. Esnaf, işini seviyorsa malların fiyatlarını her seferinde insanlara açıklamak onu bezdirmez. Asker, askerliği isteyerek seçmişse ve bunun bilincindeyse korumak istedikleri için ölümden çekinmez.

Daha az çalışarak daha mutlu olunmaz. Bu düşünce hayatı istediği gibi yönlendirememiş insanlara özgüdür. Önlerine hayallerini gerçekleştirmek için bir fırsat çıkarsa muhtemelen kendilerine olan güvenleri zamanla kırıldığı için hayallerini gerçekleştiremezler. Hayat, onları kendi istediği hale sokmuştur. Bu tür insanların çoğu hakkını aramayı da bilmezler. Şu hayatta şikâyet edilip, üst makama taşınmayacak hiçbir kimse yoktur. Bunu bilmeyenler, bilenlerden daha fazla olduğu için bu durumun farkında olanlar bunu diğerleri üzerinde kullanmaktan asla çekinmiyor.

İnsanların emeklerinin karşılıklarını alamadıklarını iddia etmelerinin sebebi de budur. Bir kişi yaptığı tasarımların, keşiflerin, buluşların karşılığına sahip olabilmek için günümüzde patent alır. Patent alan insan, hem buluş yapmanın hem de hakkını aramış olmanın sevincini yaşar. Bununla birlikte de diğer insanlara örnek olur, onların yolunu aydınlatır.

İnsan istediği işi yapmazsa tabi ki yorulur. Bu durumu çok çalışmak yordu diye açıklamak yerine zorlandığı için yoruldu diye diye açıklamak daha doğru olur. Çünkü zaten kişi istemediği bir işi yapmaya başladığında mutsuzdur. Çalışmak değil sürecin devam etmesi onu mutsuz etmektedir.

Hayvanları sevdiğinizi düşünün. Hayvanat bahçesinde mesai saatinden fazla çalışmak sizi keyifsiz etmez. Eğer hayvanat bahçesi öylesine çalıştığınız bir yer ise mesai saati dışında çalışmak size işkence gibi gelebilir. Memurluk işi de böyledir. Eğer disiplin ve ciddiyet size göre değilse mutsuz olursunuz ve bu çok çalışmaya bağlı değildir.

Her ne olursa olsun, istediğiniz ya da istemediğiniz işi yapın fark etmez. Gündüzleri esnaflar mal satar, askerler savaşır ve çiftçiler tarla sürer fakat gece olduğunda hepsi hikâye dinler, hayal kurarlar. Belki de mutsuzluğun asıl sebebi iç dünyamızı yavaş yavaş kaybediyor olmamızdır.

***

Bu yazıyı 2018’de yani on altı yaşımda yazmışım. Cümlelerim keskin, hükümlerim net, dünya sanki iki renkten ibaretmiş gibi konuşmuşum. O yaşta insan hakikati bulduğunu sanıyor; aslında sadece kendi sesini yeni yeni keşfediyor.

Kesin konuşmuşum. Büyük laflar etmişim. Hayatı çözdüğümü zannetmişim. Şimdi bakınca o özgüvenin biraz aceleci, biraz da kırılgan olduğunu görüyorum. Fakat garip bir şekilde, utanırken bile o hâlime kızamıyorum. Çünkü o kesinlik, aslında bir arayışın kabuğuydu.

On altı yaşındaki Beyza dünyayı anlamaya çalışıyordu. Kendi yerini, kendi sesini, kendi inancını sağlamlaştırmak istiyordu. Belki fazla sertti ama samimiydi. Belki fazla iddialıydı. O cesaret olmasaydı bugün daha temkinli, daha düşünerek yazan birine dönüşemezdim.

Şimdi biliyorum ki hayat siyah ve beyazdan ibaret değil. Yargılar zamanla yumuşuyor, cümleler yuvarlanıyor, kelimeler daha dikkatli seçiliyor. Fakat içimde hâlâ o genç kızın ateşi var. Onun inancı, benim bugünümün zemini oldu.

Bugün daha az kesin konuşuyorum. Ama daha çok düşünüyorum.
Ve o eski hâlime, utançla değil, merhametle bakmayı seçiyorum.