Yağan yağmur, geceleri gürültü gibi duyulan ocağın sesini bastırarak “beni dinle” dercesine bağırıyor. Yağmurun sesine sığınarak, kaynayan suyu porselen bardağa döküyorum ve odama geçiyorum. Bu gece, kahve kokusu zihnimi açmaya yetmiyor. Ne oldu, nasıl olduysa, seneler önce “Israrla savunduklarında hatalısın.” diyen babam geldi aklıma. Dürüstlük ve patavatsızlık arasındaki ince çizgiyi ortadan kaldırarak kendi kendime düşündüm. Düşünmenin bana iyi gelmediğini en iyi babam biliyordu. Bir şeyin dibini görmeden yanlış olduğunu anlayamayan zavallı biriydim. Devam eder, hatayı yapar, asla susmak bilmeden onu savunurdum. Buna rağmen karşımdakini; eleştirmek için değil, bir şeyler öğrenmek ya da doğrusunu öğretmek için dinlediğimi de en iyi babam bilirdi.
Yanlışları başka yanlışlarla düzeltme fikri kafamı kurcalıyor. Gün boyu bunu düşündüm. Yanlıştan dönmek… Boşluğa dalıp gitmekten başka bir şey bırakıyor mu insana? Kahvemi yudumluyorum. Şekerin, acılığı bastırmadığı tadı, dilimin altından doğru gezdirerek bütün ağzımda hissettikten sonra mideme yuvarladım. Saçma da olsa bir şeyleri içerken dilimin altında bekletmek hoşuma gidiyor. Çoğu zaman kendimi, uykudan uyandığımı fark edemeden kahve içerken buluyorum. Uyandığımı fark edene kadar pek zaman geçmiyor sanki ama o günlerde akşam daha hızlı olur. Ya zihnim? Fiziksel yorgunluğumu alan kahve, ruhsal bulanıklığımı götürecek kadar güçlü değilse ne yapabilirim? Yağmur… Yağmurun yağdığı geliyor yine aklıma, pencereye ilerliyorum. Manzaramı kısmen kapatan atkestanesi ağacının dalları arasından sokak lambasını görüyorum. Her gece yalnız olmasına karşın aydınlatabildiği her yeri aydınlatıyor. Sokak lambası hata yapmaz. Yapabileceği tek şeyin etrafı aydınlatmak olduğunu bilir çünkü… Kimseyi de kırmaz ayrıca, kuşların üzerine konması onu rahatsız eder mi bilmeyiz. Dillendirmez çünkü… İnsan sokak lambası olsa, aydınlatabileceğinden daha fazla yeri aydınlatmaya kalktığı için yanar ve kuşlar üzerine konduğunda rahatsız olduğunu dillendirdiği için yalnız kalırdı. Öyle zaten, insan ömrü her geçen gün doğruyu ararken biraz daha kısalıyor ve her geçen gün biraz daha saldırganlaştığından ömrünün sonuna doğru neredeyse yalnız kalıyor.
Yalnızlığımı fark ediyorum. Gündüzleri gülüp eğlendiğim insanların hiçbirine anlatamadığım dertlerim var. Oysa küçükken babamla okuduğumuz romanlarda bütün sırlarımızı paylaşacağımız dostlarımızın var olacağına inanırdım. Şimdiyse sırlarımı gün doğumundan önce acı çekerek kaybolan aya anlatıyorum. Dedim ya, yanlışı bir başka yanlışla düzeltmek ve yine yanlışlar yaparak yanlışı savunmak… Evden çıkamayan, bakıma muhtaç bir ihtiyar olduğumda bunun pişmanlığını yaşamamak için çabaladım durdum. Babamın sözü hala kafamın içinde dönüp dursa da bir şeyleri savunmaktan sıkıldığım için muallâkta yaşamaya karar veriyorum. Vicdanım nasıl yönlendirirse öyle yaşamak ve bir düşünceyi savunmamak… Belki seneler sonra bunun yanlış olduğunu fark edecek ve bundan da başka bir yanlışla dönmeye karar vereceğim. Kahvem, soğuyor. Soğuk kahvenin tadı, sıcak halinden biraz daha acı. Olsun, böylesi de güzel.
Saate bakacağım sırada ezan okunmaya başladı. Kahvemin dibini de içtikten sonra porselen bardağı masaya bıraktım. Bu bardağı seneler önce Tepeüstü Pazarı’ndan almıştık. Çocuktum henüz. O Pazar şimdi yok. Kapattılar galiba, çocukken çok giderdik. Yatmadan önce abdest alıp, sabah namazını kıldım. Kuzey Yarım Küredeki hemen hemen her şey yeni yeni uyanacak. Beni ise yeni uyuyorum. Ruhumun uyandığını hissederek uyudum. Belki yarın daha güzel bir gün olur.
***
Bu yazıyı yazdığımda onuncu sınıftaydım. Bu aslında bir hikâye değil, kendimi anlatmıştım.
Tepeüstü pazarı artık yok ama ordan aldığımız o kupa hâlâ duruyor. Ama eskisi kadar tercih etmiyorum. Şekeri bırakmadığım zamanlarmış. O sıralarda hiçkimse beni şekersiz kahve içeceğime inandıramazdı. İnsan bazı eşyaları değil, o eşyaların temsil ettiği hâlini bırakıyor galiba. O kupadan kahve içerken kendimi daha kesin, daha iddialı, daha kararlı hissederdim. Şimdi o kadar emin değilim.
Babamın “Israrla savunduğunda hatalısın” sözünü yıllarca haksız bulmuştum. Şimdi dönüp baktığımda, tamamen olmasa da bir tarafıyla haklı olduğunu görüyorum. Fikirlerim o kadar çok kez değişti ki… Dün doğru dediğime bugün mesafeli bakabiliyorum. Bu değişim bazen utandırıyor beni. Ama belki de utanmak, büyümenin sessiz bir göstergesidir.
O sıralar sabahın çok erken saatlerini severdim. Evimiz okula bakardı. Henüz kimse uyanmamışken, sokak lambaları sönmeden önceki o kısa zaman dilimi bana aitmiş gibi gelirdi. Hava daha duru, dünya daha sakin, düşünceler daha netti sanki. Şimdi aynı saatler aynı değil gibi. Belki dünya değişmedi de içimdeki gürültü arttı.
