Ona, bakmadan cephane değiştirmeyi öğreten bu savaşın amacını veya karşı taraflarını, niçin savaştıklarını, neden on yedi yaşında safa çağrıldığını veya başka şeyleri; kısaca savaş hakkında hiçbir şeyi bilmediğini fark etti, günler sonra yemeğe ekmek bulduğunda. Bir parça peksimeti daha suya bandırdı ve ağzına götürdü. Artık kendini düşünmeyi öğrenmişti. Ve öğrendiği bir şey daha vardı. “Nazi”ler… Ne olduğunu veya ne anlama geldiğini bilmiyordu esasında. Ama “Nazi”lerin başındaki Adolf adındaki adamın –ki bu isim çok yabancı gelmiyordu- sıcak denizlerde –ya da o bölgelerde olabilirdi bu o da emin değildi- sarı saçlı ve mavi gözlü bir ırk oluşturmak için Yahudileri, Bulgarları, Ermenileri –bu liste uzayabilir kısacası esmer, kızıl, yeşil gözlü, kahverengi gözlü, çilli…- herkesin yok edilmesini istemesiydi. Bu Jean’a çocuksu geliyordu. Çünkü kendisi de küçükken tüm kötüleri öldürüp kendisi yenidünyadaki iyilerin kralı olmayı planlıyordu. Böyle bir şey mümkün değildi. Mümkün olsa dahi yenidünyanın tek kötüsü kendisi olacaktı. Yine saçma ve çocuksuydu. Ama cidden böyle bir şeye kalkışmak delilikti. Yine de aklının; savaştığı adamların mı, yoksa kendisiyle birlikte savunanlarının mı iyi olduğuna yetmeyeceğini düşündüğü için artık düşünmeyi kesmesi gerektiğini düşündü. Zihni bulanmıştı. Düşünmeyi kesmeyi bile düşünüyorsa..
Tamam yeterli! Peksimet bitmişti. Cepheye geri dönmek için hazırlandı. Yanına aldığı cephanelerle ölüleri görmezden gelerek ilerledi. Artık ölüler ona korkunç ya da değişik gelmiyordu. Hissizce yürüdü. Cepheye vardığında karşı taraftan gelen kurşun yağmurunun azalmış olduğunu gördü. Bu iyiydi. En azından cephe değiştirirken hata yapma oranları azalmış olurdu. Çünkü böylelikle önlerini görebilirlerdi en azından.
Başını kaşıdı. Sıkıcıydı savaşmak, korkutucu değildi. Savaşın ne olduğunu anlayabilseydi eğer, böyle düşünmezdi belki. Vatan ve millet sevgisi ne demek anlayabilseydi savaştan zevk bile alabilirdi. “En nihainde ölecek değil miyim? Şurada savaşsam ya da burada savaşsam ne fark eder ki? Yorulmadım da… Burada savaşmaya devam edeceğim. Yer değiştirirsem vurulma ihtimalim artar. Emir gelene kadar burada savaşacağım. Evet, evet burada savaşacağım. Burada bombardıman daha yoğun hem.” Dedi kendi kendine. Sipere uzandı her zamanki gibi. Ve o sıradanlık taşıyan çatışmaya devam etti. Karmaşık duygular içerisinde yarım saat kadar savaştı. En ufak bir yara almamıştı. Ama üşüyordu. Karanlık bastırmıştı, kışlayı bulabileceğinden emin olamadı. Emir de henüz gelmemişti. Emiri bekleyemezdi artık. Beklerse donabilirdi.
Toparlandı ve gitmeye hazırlandı. Dikkatli bir şekilde yol alırken aklına teyzesinde kalırken göre göre yapmasını öğrendiği omletler geldi. Ah, o omletler… Görerek yapmayı öğrendiği omleti, teyzesi evde yokken yapıp yemiş –daha önceden de teyzesinin oğlunun artıklarını yiyordu ama tadı gitmiş oluyordu genellikle soğuduğu için- ve malzeme ziyan ettiği için iki gün aç bırakılmış ve samanlıkta yatırılmıştı. Tadına sadece bir kez varabilmişti. Ama görüntüsü müthişti o omletlerin. Anne, babası; o, çok küçükken öldüğü için ve babasının akrabaları onu kabul etmediği için, teyzesi ve teyzesinin kocasıyla kalıyordu. Teyzesinin kocasının, kendisinin nesi olduğunu bilmiyordu. Geçen senelerde ölen Aleşko’ya, annesinin eniştesi olması sebebiyle ömrü boyu enişte demişti. Kendisi Çerkez olan o adamı hiç sevmiyordu. Teyzesi ve teyzesinin kocası, onu eve aldıkları ilk gün sevinçle doluydular. Misafirperver olduklarını sanmıştı. Ancak gün geçtikçe eve, para ödemelerine gerek kalmadan “köle” aldıkları için mutlu olduklarını anladı. Onlardan ve onların çocuklarından oldum olasıya nefret etmişti. Omletlerin aklına gelmesiyle bu duyguları da tazelenmiş oldu. Ve içini yine bir nefret duygusu kapladı.
Okula gitmemesine rağmen, zor da olsa; okuma yazma öğrenmişti, hesap yapmayı biliyordu ve birçok şiir ezberindeydi. Bununla sokak çocuklarına caka satmak havalıydı. Savaş alanında işe yaramayacağını düşündüğü için boşa geçen vakitleri için kendine kızdı. O vakitleri, hayal kurmaya ayırmadığı için kendi kendine söylenerek ve etrafı kolaçan ederek ilerledi. Bombardıman bile susmuştu artık. Sadece rüzgârın ve bazı hayvanların –bunlar belki de böcektir bunu o da bilmiyor- sesleri dışında bir şey duyulmuyordu. Bu, sıradan bir insanı ürkütecek olsa da; kaybedecek bir şeyi olmayan bir kimse için sürprizler sorun değildi. Sadece hayatın monotonluğunu bozmamak için yaşayan bir insan, kendini görünen tehlikelerden korurdu. Bir de anlık şeylerden: Sürprizler, düşmanlar, don havası, anlık saldırılar ve sonu ölüm olan her şey buna örnek verilebilirdi.
Üzerindeki kaşe paltonun yakalarını kaldırdı. Ardından rüzgâr ve hayvan sesinden başka bir ses geldi kulağına. İnilti… Yok, yardım istiyordu bu kişi. “Ölüyorum.” Diye inleyen birine yardım etmesi gerektiğini düşündü. Başını kaşıdı. Sesin geldi yönü anlayamamıştı tam olarak. Galece konuşuyordu yardım isteyen kişi. Gaelce biliyordu. “Şanslısın.” Dedi yardım isteyene hitaben kendi kendine. Üşümüşçesine paltosunu çekiştirdi. Bağırdı, bağırmamasını gereken durumlar yoktu şuan. Sesine cevap verildiğinde, sesin geldiği yöne ilerledi. Kahverengi saçları ve yeşil gözleriyle buralı olmadığı belli oluyordu. Şimdiye değin –yaklaşık olarak bir hafta- fark edilmemiş olmalıydı. Fark etselerdi öldürürlerdi. Kışla arkadaşlarından ya da sıradan erlerden değil, kademelilerden bahsediyordu. Yardım isteyen birine dokunamazdı. Yaralı gence adını sordu.
“Eren.”
Diye inledi genç, ürkek bir fareyi anlatan sesiyle: Ürkmüş görünüyordu. Jean, durumu hemen kavradı. Sarışındı kendisi. Ona, zarar verebileceğini düşündüğünü; gözlerinden okuyabiliyordu. Zarar vermeyeceğini nasıl anlatacağını bilemedi önce, ama sonra, belini saran kuşağı gevşetti ve matarasını aldı. Sırtından destek verip kaldırdı, ardından matarayı, Eren’in dudaklarına götürdü, biraz su içirdikten sonra geri yatırdı. Eren’in rahatladığını anladığında, onu yatırıp yarasına bakabileceğini düşündü. Sakinleştirmek adına konuşmaya mecbur hissetti kendini.
“Sakin ol sana zarar vermeyeceğim. Sadece yardım etmeye çalışıyorum. Güçsüzsün. Cevap vermeye çalışma. Canın yanabilir. Çok üzgünüm…”
Matarada kalan suyu eline döküp Eren’in suratını ıslattı. Kurşunun hala içeride olup olmadığını sordu. Hayır, manasında kafasını salladı Eren. Demek ki kanaması fazlaydı. Dokundu, giysisinin sırtına kalan kısmı kurumaya yüz tutmuştu. Işık olmadığı için yüzünü göremiyordu. Eğer ışık olsaydı dudaklarına bakarak ne kadar kan kaybettiğini anlayabilirdi. Ne yapacağını bilemiyordu, üzerinde kirli bir pelerinden başka işe yarayacak bir şeyler yoktu.
“Dayan sana yardım edeceğim. İnan, ölmene izin vermeyeceğim.” Diye söylenirken sesi sancılıydı. Pelerini yırtıp sıkıca omzuna sardı. Belki bu şekilde kanama dururdu. Genç adamı kaşe kabana iyice sarıp kucağına aldı.
Kışlaya gidemezdi. Gitse, onu ve Eren’i öldürürlerdi; dağlara çıkacaktı. Bu şekilde yaşayacakları da kesin değildi ancak yine de düşük bir ihtimal vardı. Gecenin karanlığında, Eren kucağında olduğu halde dağlara doğru yol aldı…
(***)
Ölüm sessizliği bürümüştü mahkeme salonunu. Hugo konuşacaktı şimdi. Hâkim ve diğer insanlar alaycı bir şekilde Hugo’ya bakıyorlardı. Hatta avukatının yüzünü bile tiksinç bir ifade almıştı. Hugo konuşmaya başladı.
“Benimde inandıklarım var. Almanya’nın güzel adını, onu kanla lekeleyerek heba ettiğinize inanıyorum. Ulusun savaşa girmesinin, başlangıçta savaşa karşı çıkanlarla şimdi karşı çıkanların hain olmadığı gerçeğine inanıyorum. Ben ülkemin arkasındayım. Ve benim ülkem yanlış yapıyor.”
O sırada arka sırada oturan kadının “Hain! Vatan haini!” diyen bağırtısı duyuldu. Hugo, onu umursayacak biri değildi. Sözlerine devam etti:
“Hitler’i anlıyorum. Ama sizin onu anlamanız mümkün değil. Sizler yalnızca ölmemek için onu savunuyorsunuz. Yaşamak için öldürüyorsunuz. Nasyonal Sosyalizmin ne olduğunuzu bildiğinizden dahi şüphe ediyorum ben. Hitler’i onun nefretini anlamadığınız sürece anlamak mümkün değil. Bu yaptığınız şey, ilerlemekte olan Almanya’ya büyük hafıza kaybı yaşatacak. Yaşarsam, benim hafızamın da silineceğinden oldukça eminim.”
Yargıç, ona baktı ve tokmağını üç kez vurdu. “Duruşma bitmiştir! Çıkabilirsiniz.”
Hugo, artık mahkûmdu ve onu kurtarabilecek tek şey bir mucizeydi. Ama bana kalırsa sonuna kadar haklıydı. Dışarı çıktım ve günün ilk sigarasını yakıp siperlere ilerledim.
İçimi vicdan azabı gibi bir his kaplamıştı ama adını koyamıyordum. Yine de sert ifademi takınıp kontrole başladım. Arkasındaki çimenlerin üzerinde on altı-on yedi yaşlarında bir çocuk yatan genci gördüm. Gözleri hala açıktı. Kafasının arkası, sol kulağının yanı patlamıştı ve sinekler et için başına üşüşmüştü bile. Yanına yaklaştım.
“Burada tek başına ne yapıyorsun” diye sordum çocuğa. Sorduğum sorunun ne kadar zalimce olduğunu biliyordum; yarım saat önceki bombardımana kadar yalnız değildi. Şimdi de arkadaşını terk etmek istemiyordu. Terk edilmemeye çalışıyordu.
“Ben… Ben…”
“Kampa geri dön.”
Çocuk yerinden kalktı ve iki sıra ince kavağın arasında kalan mühürlenmiş yoldan yürümeye başladı. Bağırdım,
“Asker!”
“Emredin Komutanım!”
“Arkadaşının çizmelerini unuttun.”
Bana öyle katıksız bir nefretle baktı ki, savaşa devam edebileceğini anladım. İçini öyle bir nefret bürümüştü ki…
Peki ya ben?! Ben devam edebilir miydim? Hugo’nun sözleri kafamda yankılanıyordu: “ Sosyalizmin ne olduğunu bildiğinizden dahi şüphe ediyorum!” Hakikatten neydi Sosyalizm?
(***)
Eren, kendine geldiğinde omzunda inanılmaz bir acı hissetti. Yerinden doğrulmakta güçlük çekti ancak çok fazla zorlanmadı. Etrafta çok keskin bir sirke kokusu vardı, bu kokunun nerden geldiğini merak edip etrafa bakındığında çürümüş meyveleri gördü. Savaş alanında onların orda ne işi olduğunu sorgulaması saçmaydı. Buraya nasıl geldiğini sorgulamak daha mantıklı olacaktı. Çevrede kimseler görünmüyordu. Bilincini kaybetmeden önce olanları hatırlamaya çalıştığında kumral olduğunu tahmin ettiği uzun boylu ve kendi yaşlarında bir genç adamın kendisiyle ilgilendiği geldi aklına.
Acaba o şimdi neredeydi? Onu buraya bırakıp gitmiş miydi? Belki de yemek bulmak için erken uyanmıştı. Bir ihtimal olsa da etrafı ararsa onu bulabileceğini düşündü. Ne de olsa ona minnet borcu vardı. Ölmediğine şükrederek yerinden kalktı.
Az sonra yüksekçe bir tepede, pek de geniş olmayan bir oyuğun içinde olduğunu kavradı. Eğer adımını dikkatli atmazsa, aşağı yuvarlanabilirdi.
Hava, buz gibiydi. Oyuktan dışarı çıkar çıkmaz burnu kıpkırmızı olmuştu. Kendini kurtaran genç adam, kendi kabanını ve pelerinini kendisinde bıraktıysa ve uzun zamandır dışardaysa donabilirdi veya donmak üzere olabilirdi. Bir de donmuş olma ihtimali vardı ama Eren, bu ihtimali düşünmek istemedi. Ona teşekkür dahi edemeden, borcunu ödeyemeden onu kaybedemezdi. Acele acele etrafı gezdi. Yoktu! Siperlere geri mi dönmüştü yoksa? Hayır olamazdı. Olmamalıydı. Onu ölü ya da diri bulacak ve gereğini yerine getirecekti.
Yarım saatten fazla oyuk dışında onu aradı ancak bulamadı. Yorgun düşmesine rağmen dinlenmek istemiyordu. Artık çıldırmak üzereydi. Sonucunu düşünmeden ciğerlerini patlatacak kadar yüksek sesle bağırmaya başladı. Bir yandan da taşlara yumruk atıyordu.
Arkasından ayak sesleri geldiğini duydu ve umutla arkasına döndü. Bu o değildi. İki asker ona yaklaştı. Kolculardı bunlar, kendisini esir aldılar.
(***)
Jean, getirildiği bu çöplükten farksız yerde gözlerini açtığında; iyi yönden bakmayı denedi: En azından donmaktan kurtulmuştu. Jean, böyleydi. Her şeyi iyi görmek isterdi. Ölmesi kesin olduğunda, onu, bu işkenceden kurtulacağını düşünürken bulurdunuz. Ölmesi kesin olmadığında ise mutlu olacağı günleri düşünürdü. Teyzesiyle geçirdiği günlerde hep böyle yapmıştı ve buna devam ediyordu. Buna rağmen, aklı Eren’deydi. İyi olması için dua etti.
Esir alınırken direndiğinden kafasını zemine çarpmıştı ve kan kaybı fazlaydı. Ama ölmeyeceğinden nerdeyse emindi. Çünkü onu öldürmek isteseler neden esir alsınlardı ki? Taş zemine uzanacaktı, vazgeçti. İçerisini kesif bir idrar kokusu sarmıştı. Midesi bulandı, yere oturamaz ya da uzanamazdı; duvara da yaslanamazdı. Takati kalmamıştı. Sağlamlığı meçhul olan ahşap sedire –sedir demeye şahit lazımdı gerçi ama olsun- uzandı, gözlerini yumdu.
(***)
Hala Hugo’yu düşünüyordum ama bu Komutanlığımı aksatmama sebep değildi. Yoklama zamanıydı. Önce ölüleri saydım. Benim birliğimden tam olarak yirmi yedi kişi ölmüştü. Buna karşılık dirileri de ekleyince sekiz kişi eksikti. Esir mi alınmışlardı yoksa ölmüşler miydi? Emrimdekilerden beş kişi gönderdim ve dört kişinin cesedini buldular, bir kişi de donmak üzereydi ama canlıydı. Sağlık çadırına götürdük. Geri kalanlarının esir düştüğüne kanaat ettim ve bu şekilde rapor ettim.
Artık Hugo’nun kalan ifadesini ve ikinci duruşmayı okumak istiyordum. Tam sandalyemden kalkacaktım ki kapı vuruldu.
***
İnanması güç ama bu yazıyı 2014’te, on iki yaşındayken yazmışım. O sırada yeni çıkan bir anime olan Shingeki no Kyojin karakterlerini alıp gerçek dünyada, gerçek tarihin içine yerleştiriyordum. Hem tarihe hem de o hikâyeye hayrandım. Ansiklopediler okur, savaşları, ideolojileri, ülkeleri araştırırdım. İzlediğim kurgu ile okuduğum tarihi zihnimde birleştirirdim.
Genelde deftere yazardım ama bu hikâyeyi yazmak için babamın bilgisayardan kalkmasını beklediğimi hatırlıyorum. Arkası kocaman, kare ekranlı bir Samsung masaüstü bilgisayarımız vardı. Yazmak için babamın bilgisayardan kalkmasını bekliyordum.
Sonradan yazdığım metinlere baktığımda, o yaşlarda yazdıklarımın daha güzel olduğunu fark ediyorum veya hissediyorum. Belki daha filtresizdi, belki daha yoğundu. Ne kaybettiğimi tam bilmiyorum. Belki dünya değişti, belki ben büyüdükçe kelimelerin üzerine daha fazla düşünmeye başladım. Ama şunu biliyorum: O yaşlardaki yazılarımda, dünyayı olduğu gibi kavrama arzusu daha çıplaktı.
Şimdi eskisi kadar tarihe hayranlık duymuyorum.
